19 Şubat 2012 Pazar

Sezen Aksu Üzerinden Bir Şeyler...

Yine rahat durmuyorum. Sezen Aksu tüm şarkılarını atıyorum Winamp'a. Bakıyorum şöyle listeye. Tıklıyorum rastgele birine, dinlemeye başlıyorum. Üç - beş şarkı sonra düşüncelere dalmaya başlıyorum. Bu sefer şarkılar beni her zamankinden farklı yerlere götürüyor.

Daha önce hep dikkatimi çekmiştir. Sezen Aksu yazdığı her slow şarkıda, ilişkilerde oluşabilecek farklı farklı bir durumları anlatır. Hepsi farklı bir durumu, farklı bir duyguyu aktarır. Bir çok şarkısı yüreklerin farklı bir yerine dokunur. Bu sebepten bir çok kişi Sezen Aksu şarkılarında kendi durumundan bir şeyler bulur.

Sezen Aksu'yu biraz araştıyorum. 900 tane yazdığı şarkı olduğu söyleniyor. Herhalde bunların 700 tanesi slow diyebileceğimiz şarkılardır. Bu şarkıların bir çoğu da farklı durumlara oturuyordur. Bu kadar malzemeyi nereden buluyorsun Sezen ? Bu kadar çok aşk yaşayıp, her birinin her aşamasına, bir şarkı mı yazdın ? Mantıklı gelmiyor.

Çok m
erak ettim. İmkanım olsa kendisine soracağım...

Düşünüyorum...

Bunları yazabilmek için gerçekten yaşamış olmak gerekmez ki. Hayal dünyasında bu aşkları yaşıyor olabilir. Kafasında bir dünya kuruyor. Orada aşık oluyor. Orada ki hayat, onu bir yerlere götürüyor, onun ilhamıyla yazmaya başlıyor. Telefonu çalıyor. Gerçek dünyaya geri dönüyor. Sonra tekrar kafasındaki dünyaya geçiyor. Bir şekilde sonunda şarkılar ortaya çıkıyor.

Çok mu akıl dışı oldu ?

Sanatçının akıl dışı olanı makbuldür...
--------------------------------------------------

Şu an çalan şarkıyı beni öldürmek için yazdın Sezen ? 
Şarkı bitiyor. Aklıma Orhan Veli'nin bir şiiri geliyor.


İş Olsun Diye

Bütün güzel kadınlar zannettiler ki

Aşk üzerine yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin... 
 
Belkide sadece iş olsun diye yazdın...

9 Şubat 2012 Perşembe

Herhanginin Bir Günü

Yarı doğum...

Uykum var hâlâ. Biraz daha uyuyayım. Neyse kalkayım artık. Saat kaç ? Çok olmuş. Bugün biraz fazla kaçırdık. Çay iç. Yok önce kahvaltı... Ne yesem ? 2 dilim ekmek, biraz peynir. Çay için altlık olmaya yeter. Biraz müzik, çay, haberler...

Saat. Kim gidecek şimdi ? Mecbur gideceğim. O zaman duş, diş fırçala. Saçlar uzamış bir ara kestirmeli. Yağmur yağıyor. Şemsiye al.

Durak. İnsanlar üşümüş. Ne zaman gelir bu otobüs ? Sonunda geldi. Oturacak yer var mı ? Güzel... İzle dışarıyı. Bu bina buraya ne zaman yapıldı ? Yağmur ve tabi ki trafik... Nefret ediyorum senden İstanbul. O zaman uyumalı. Arkamda ki adam mı o sakızı çiğneyen ? Müziğin sesini biraz daha aç. Uyan. Hâlâ gelmedik mi ? Az kaldı...

Karaköy. Tramvay'a bin. Cam içeriden buğulu, dışarıdan yağmur taneli. Herhalde kış diye herkes siyah giyinmiş. Neden kimse konuşmuyor? Nuri Bilge Ceylan film çeker burada. Aaa yaşlı amca. Bende yaşlanacağım. Sonra ölüm... Ölmek için yaşlanmaya gerek yok ki. "Kabataş bu yöndeki son istasyonumuzdur."

Şemsiyeyi aç. Off yine trafik. Otobüse binilmez ki. Yürüsem daha hızlı giderim. O zaman yak bir sigara duman olsun dertler ucunda. Hızlı yürümeli biraz... Hassiktir. Çamur oldu paçam. Belediye bu kırık kaldırım taşlarını onarmalı.

Beşiktaş. Boğaz. Seni seviyorum İstanbul. Çarşı'ya git. Onu görür müyüm acaba ? Bak burada yürümüştük. Bak burada yemek yemiştik. Peki o beni görür mü ? Göremez evindedir. Okul tatil. Abi banka nerede acaba ? "Şurada."  2 saat sıra bekle. Sırada herkesin arkadaşı var. Yalnızlık zor...

Taksime yolculuk. Yine trafik. İnönü Stadyum'u. Beşiktaşım oley. Trafik açıldı.

Taksim. Evet kızlar naber ? Ben bunu yapıyorum. "Bende bunu yapıyorum" Hahaha ne güzel günlerdi özledim. Zaman ne çabuk geçiyor.Yemek. Aşk mı ? Yok ya bize sıla. Arkada ki kızın gömleği ne güzelmiş. Sizde var mı aşk ? "Bizde de yok." Geç oldu kızlar evinize...

Telefon. Dost. Neredesin Taksim ? Biraz oturalım. Naptın ? "Eğlendik, güldük. Sen naptın ?" Stres işte 12'ye geliyor saat. Bir çay, bir soda bize. Mesaja cevap atar mı ? Atmaz. "Üzülme." Mekan güzel. Dekorasyon kaça mal olur acaba ? Yak bir sigara... Saat 1'i geçiyor. Hadi gidelim.

Ev. Yatak. Bir dost her şeye bedel. Kitap mı okusam ? Yorgunum. O napıyor acaba ? Okulumu bitirince ne yapacağım ? Ne olacak bu ülkenin hali ? Küresel ısınmadan dolayı mı havalar bu kadar soğuk ?...

Yarı ölüm...

5 Şubat 2012 Pazar

İlk Yazım

Soğuk ve karlı geçen günlerin ardından hafta sonuyla beraber güneş yüzünü İstanbul'a gösterdi. Güneş yüreğime dokunmuş olsa gerek, "Ben bugün yazmalıyım."dedim. Kahvaltıdan sonra, çayı al, perdeleri aç, camı arala ve alttan hafif bir Sezen Aksu... Oturdum notebookun başına ve yazmaya başladım...

Böyle romantik sayılabilecek bir girişin ardından ilk yazım başlıklı ilk yazımı yazmaya başlamış oldum. Baya uzun zamandır yazmak istiyorum aslında. Ancak cesaret edemiyordum. (Yaklaşık 2 senedir). Benim gibi düşüncelerini anlatmayı seven, bıraksan sabaha kadar konuşabilecek, biri yazacak cesareti bir türlü bulamıyordu. Neden bu cesaret bir türlü gelmiyordu ? Neden 1,5 sene evvel aldığım bu blog'a bir yazı dahi yazamamıştım ?

Bu soruların cevabını yakın zamanda buldum aslında. Ancak yinede oturup ilk yazımı yazabilmem için ilk paragrafta yazdığım gibi bir ortamın oluşması gerekiyormuş. Peki nedir bu soruların cevapları ?

"Yazmak" kendini ifade açısından zor bir yöntemdir. Yazarken, karşılıklı iletişimde kullanılan jest, mimik ve ses tonu gibi vücut dilinin ögelerini kullanma şansımız yoktur. Kendimizi karşımızdakine rahatça ifade edebilmemiz için tüm bu jest, mimik ve ses tonunu, yazımızdaki cümleler ile ifade etmemiz gerekir. Yanlış anlaşılmaktan korkan biri olan beni, blog yazmaktan alıkoyan en büyük sebep işte buydu.

Neden şimdi yazmaya karar verdim ?


Artık kendimi yazmak konusunda daha donanımlı hissettiğimden mi ? Yoksa artık kendimi daha iyi ifade edebileceğimi düşündüğümden mi ? Hayır bunların hiç birisi değil. Sadece yazmış olmak için yazacağım, çünkü artık bunu gerçekten istiyorum. Belki bir heves, belki yerini doldurmaya çalıştığım bir şey, belki de çok başka bir şey...

Ayrıca bir psikologdan duyduğuma göre yazmak bir terapi yöntemiymiş. Yazarak hem kendime terapi yapmış olurum hem de okuyanların aklında belki bir kıvılcım yaratabilirim.

Okuyan derken yazdıklarımın çokta okunacağını sanmıyorum. Zaten çok çok az okuyan bir milletiz. Okuyanların da okunması gereken o kadar çok yazar, araştırmacı, düşünür varken beni neden okusunlar ki...

Peki neler yazacağım bu blogta, ismi neden bu ?

Genelde aklıma takılan, üzerinde çok sorular sorduğum sorular hakkında ki yorumlarımı yazmayı planlıyorum. Ya da bir sinema filminden, dizi de bir sahneden, kitapta etkilendiğim bir paragraftan da bir şeyler yazabilirim. Ya da bilmiyorum yazacak bir şey işte...

Bu blogta gülen yüzümün ve her an geyik muhabbeti yapmaya müsait benin, görüleceğini pek sanmıyorum. Zaten böyle olmayacağı blogun adından da anlaşılıyor "Tefsir-i Efkar"*. "Efkâr" Arapça'da "fikir" kelimesinin çoğuludur. Aynı zamanda "tasa, kaygı, üzüntü" anlamında da kullanılır. "Tefsir" ise yine Arapça "yorumlama" anlamına gelir.

Bakalım bu blogta düşünceleri iyi yorumlayabilecek miyim ?

*Tefsir-i Efkar Osmanlı devletinin son zamanlarında yayınlanan bir gazetedir.